Bazen insanın yaşadığı şeylere bir "es" verebilme kabiliyetinin olmasını isterdim. Hayat bir okulsa ve yaşadıklarımızı da bir ders olarak kabul edersek, o sıkıcı ders aralarında tenefüse çıkabilmek ve amaçsızca bahçede koşturabilmek gibi zamanlarımızın olabilmesini isterdim. Gerçi Pavlov'un köpeği gibi bir zile şartlanmak ve o zilin bize işaret ettiği şeye göre davranmak insanın canını sıkan bir başka noktadır.
Ama yine de bir "es" fena olmaz mıydı? Koşturmadan, sessiz sakin yürüyebilsek, kalabalıklar bizi bir sel gibi önüne katıp sürüklemese mesela...?
Ben kendime bir es veremiyorum şu sıra. Nefes nefese kalmam konuşmamdan veya koşturmamdan değil de, düşünmekten olunca duramıyorum işte.
Kimle konuşsam "Yine neyin peşindesin?" sorgusuyla cebelleşiyorum. İmkansızları değil aslında gayet de yapılabilir şeyleri düşlediğimi anlatamıyorum kimseye.
Bu pencere kenarında oturmak kolay değil...
Şimdi ben gidiyorum desem, neden gittiğimi açıklayamam mesela. Açıklamalarım ve bahanelerim de bitti. Üstelik henüz 8 yaşında olan bir çocuğun ağzından dökülen cümleler beni, kendimin kendime ettiğinden bile daha çok yaralayabiliyormuş meğer. Çünkü 8 yaşındaysan eğer (cedric gibi) kalbin ve düşüncelerin diğer herkesten çok daha temiz olabiliyor. Kimse senin yüzüne (sen bile) doğruları çarpamazken, o tüm içtenliğiyle sıralayabiliyor içinde bulunduğun durumu.
Aynaya bakmak gibidir bazen söylenen sözler...
Ben aynaya baktım dün akşam. Gördüğümden utandım. Görüntümün anlattıklarından kırıldım... İnsan herkese bir laf, bir bahane üretebiliyormuş ama savunma mekanizmasını bir kendine karşı çalıştıramıyormuş.
Savunacak hiç bir yanım yok...
Ama yine de kendimden başkasına inanmıyor ve güvenmiyorum, şu halimle bile. Ben beni tanırım ya, en iyi ben beni bilirim ya... Kendime duyduğum saygı ve sevgimden yine affediyorum kendimi.
Eli kolu bağlı oturup bir kurtarıcı'nın gelmesini beklemek kadar insanı yıpratan, yok eden, çaresiz ve de aciz bırakan, değersizleştiren ve amaçsız kılan bir şey yok bu hayatta. Kurtarıcı'nın insanın bizzat kendisi olduğunu anlaması ise son nefeste ortaya çıkan bir tövbe duası gibidir.
Çok bilmiş, hayattan bir çok ders çıkarmış biri gibi konuşmaya devam etmeyeceğim. Çünkü; sizleri hayal kırıklığına uğratmayacağını çok iyi bildiğimden söyleyebilirim ki ben gerçekten de o çok bilen ve hayattan binlerce ders çıkarmış biri değilim. Elbet kendime göre yorumladığım bir çok şey oldu, adına ders denilebilcek çok şeyin sınavını da verdim ama hiç biri dünyayı değiştiren türde şeyler değildi...
Şimdi hayatıma veremediğim "es"i biraz parmak uçlarıma vereceğim. Biraz da sizin duymadığınız sesime... Çünkü artık anlatmaya ve anlaşılmaya mecalim yok. 1 hafta? 2 hafta? Belki 1 ay? Sadece bir şeyler biriktirmem gerekiyor tekrar konuşabilmek için. Çok mu umrunuzda? Umrunuzda olmaması çok mu umrumda? Elbet kişiden kişiye değişir. Ama daha önce gitmediğim bir şehirde olacağım hafta sonu. Yeni bir şeyler biriktirebilmek adına. Hala daha bilmediğim bir yerlere gidebiliyorum ya önemli olan da bu aslında. Sonra bilindik bir yerde, bilindik bir ağacın altında olacağım hatta... Sonra döneceğim. Yeni kelimelerim olur mu söylenecek bilmem, ama hayatta bazen yeni bir şey diye bir kavram olmuyor, sadece varolduğunu bildiğimiz bir şeylerle ilk kez karşılaşıyoruz o kadar.
O zaman "tıp" oynayalım biraz. Ben oyunbozanlık yapana kadar...
TIP!

3 yorum:
Büyük posta. Gelecek olanları okumak için sabırsızlanıyorum:)
"es" iyidir, estiğinde bir es verebilmek ise lüks.. madem ki esti aklına, hayaline gitmeler düştü, es'li dinlenmeler.. es ver; ama sonra ses ver, bekleyenin var..
insan es vermeden de dinlenebiliyormuş aslında. bekleyenlerimin olduğunu bilmek güzel... ben bi hava alıp geleyim o zaman (:
Yorum Gönder