Dedim ki :

i know all the rules, but the rules do not know me...

"bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. ve geceleri gökyüzüne bakarsın. herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. belki böylesi daha iyi. yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..."




Nisan 27, 2011

Bir Penguenin Günlüğü (Amaçsızlık Üzerine Vol.1)

 Hayattaki tek amacım; amaçsızlık...

Baştan uyarıyorum; bu yazı tamamen amaçsızlık içermektedir. Bir gün içersindeki tüm koşuşturmacanın henüz tarafımca çözümlenememiş anlamını içeriyor her cümle. Aslında bir amaç doğrultusunda ilerliyorum, ancak bu amaç tamamen bir amacım olmaması yönünde...


Sabah kalktığımda o gün yapmam gereken işler beynimde zaten tasarlanmış bir haldeydi. Ancak ufak bir üşengeçlik sebebiyle saat 11 olmasına rağmen henüz harekete geçmemiştim. Odamda yerde oturmuş, laptop kucağımda hala çayımı içiyordum. Ancak "Eehh otur otur nereye kadar" diye ani bir kararla yerimden fırladım. Hazırlanıp evden çıktığımda daha apartman önündeyken pek sevgili kuşlar çantama sıçtı. "Kafama sıçaydınız" diye söylenmeme şahit olan yaşlı bir amcanın gülerek bana bakmasına aldırmadan markete uğrayıp ıslak mendil aldım. O sırada marketin içine girmiş bir milletvekili adayı önümü kesip "Merhaba ben yeni milletvekili adayınızım ve oylarınızı bekliyorum" diyerek elini uzattı. Uzattığı elini saygısızlık olmaması için sıkıp "Oyum büyük bir ihtimal market köşelerinde oy toplayanlara değil, millettin iyiliği için milletle birlikte iş yapanlara ve oralarda boy gösterenlere gidecek. Ama yine de ilginize teşekkür ederim ve size başarılar dilerim" dedim. Yaşlı teyzelerden "doğru", "kız haklı" cümlelerinin yükselmesi ile onları kendi aralarında bu milletvekili  adayı ile hararetli bir görüşme yapmak üzere bırakarak marketten çıktım.

Önce ilk iş karşıya Gayrettepe'ye geçtim. O gitmediğim ülkenin, bana verilmeyen vizesinin parasını ödedim. Ufak bir schengen vizesi görüşmesi de yapıp ayrıldım ordan. Sonra tabana kuvvet Zincirlikuyu'ya çıktım. Burda anladım ki hafta sonu 2 gün boyunca yapmış olduğum 4'er kilometrelik tempolu yürüyüş bayağı işe yaramış.  Başka işe yarayan da annemle tartışıp evi 2 gün boyunca terk etmem ve başka yerde kalmam, şimdi yine iyiyiz maşallah. (Ama siz bunu kendi evinizde denemeyiniz yine de)

Zincirlikuyu'dan Seyrantepe'ye giden otobüse bindim. İneceğim yeri bile bilmeden bindiğim için şoförün yanındaki görevliye durağa geldiğimizde seslenmesini rica ettim. O sırada ceketimin düğmesi koptu. Ama ne kopma. Sanırım kilo aldım. Bunu da düğmenin kurşun gibi fırlayıp otobüsün arkasına doğru uçmasından anladığım için kilo mevzusuna sadece gülüp geçiyorum.

Her neyse; ineceğim durağı da görevlinin seslenmesine gerek kalmadan kendi kendime fark edip indim. Üniversiteden arkadaşım web tasarımı ve katalog çekimi üzerine iş yapıyordu. Şimdi işini büyütüp kendine bir ofis açmıştı. Daha önce de benden çok defa yardım istediğinden ve birlikte çalışalım dediğinden kalkıp yanına gittim. Ofisi gezip bir kaç fikir beyan ettikten sonra dışardan ona destek olacağıma söz verdim. Şimdi müşteri arayışına girmiş bulunmaktayım ve gözüme çarpan eksikleri sürekli bir yere not ediyorum. Bana sabit bir maaş kazandıracak bir iş değil elbet ancak onunla beraber bir çok yeni şey öğreneceğimi biliyorum bu yüzden de elimden geleni yapacağım sanırım. Öğrenmenin yaşı yok ne de olsa, değil mi?

Akşam üstü onun yanından ayrılıp Taksim'e geçmek için yola koyuldum. Beynimdeki düşüncelerin kalabalığından dolayı salak gibi metroda yanlış durakta indim. Metrodan çıktığımda dalgın dalgın yürüdüm ki birden kendimi Nişantaşı civarında buldum. Oraya nasıl oldu da geldim hala hiç bir fikrim yok. Sonra kendi kendime gülüp tekrar metroya indim. Bu sefer doğru durakta inmeyi başarıp İstiklal Caddesine geçtim. İstanbul'u bilmeyen biriyle İstanbul'da buluşmak çok zor. Çiçek Pasajı önünde bekle dediğim arkadaşım beklemeyip de alıp başını gidince, üstelik de benim telefonumun şarjı bitince Pasaj önünde ben beklemek zorunda kaldım. Allah'tan beni orda bulmayı başardı. Oturup orda-o arkadaşım hariç masada tanıdığım başka kimse yoktu- bir bira içtim. Hepsi arkadaşım gibi hostesti. Bana neden hostes olmam gerektiği ve neden olmamam gerektiği konusunda bir yığın bilgi ve fikir depolaması yapmalarından sonra aslında hepsinin çok tatlı insanlar olduğu fikriyle kalktım masadan. 

Bu seferki durak Beşiktaş'tı. Boğaza karşı kumpir ve mozaik pasta yemek başlangıçta keyifli de olsa mideme iyi gelmeyen bir hareketti. Kaldı ki yediğim içtiğim benim olsun gördüklerimi anlatayım diyeceğim ama gördüğüm şey yürürken az daha basacak olduğum bir hayvan pisliğiydi ki Türkiye'de hala insanların hayvanlarını gezdirirken yanlarında poşet bulundurmuyor olmaları ayrı bir mevzu. Zaten düğmem kopmuştu, üstüme kuş sıçmıştı bir de ona bassaydım da tam olsaydı.
Beşiktaş'ta arkadaşın yanından ayrılırken bu sefer de kolyemin ucunda sarkan zincirlerden birini kopardım gerçi. Oysaki ceketin düğmesini kopardığım için sadece ceketin fermuarını çekmek istemiştim. Hava buz gibiydi. İstanbul'a hala bahar gelmemiş olmasını ise artık dip not olarak bile düşmüyorum. Kaldı ki zaten kimse hangi mevsimde olduğumuzu bilmiyor. Bahar değil, kış değil... İsmi konulamamış 5. bir mevsim yaşıyoruz.

Kadıköy'e geçeceğim vapura henüz 25 dakika vardı ki soğukta donmaktansa içeri girip oturdum bir yere. Tam kitabımı çıkardım biraz okuyayım diye ancak yanıma dilini bilmediğim yabancı kalabalık bir aile oturdu. Gözlerim arada kitapta arada küçük çocuklarında vapur saatini bekledim. Orda da anladım ki bir çocuk hangi dili konuşursa konuşsun hayatta istediği şeyler hep benzer şeyler. Bir şeyleri tuturmuş olacak ki annesinin bacağından çekiştirip duruyordu. Bir gün büyüyecek ve asıl tutup eteğinden çekiştirmesi gerekecek olan kişinin annesi değil kendi hayatı olduğunu anlayacak ki kimsenin hayatı bir anne şefkatinde değil.

Vapura bindiğimde hava çoktan kararmış iyice ayaza çekmişti kendini. Esneye esneye vapur camındaki insan yansımalarına baktım bir müddet. Uzun bir aradan sonra Haydarpaşa dikkatimi çekince o süre içerisinde nasıl olduysa hiç bir şey düşünmeden zaman geçirmiş olduğumu farkettim. Güzel bir şeydi bu. Beynimde hiç bir şeyin olmaması güzeldi...

Kadıköy'de inince arayan kuzenim saat 2'ye kadar açık olan bir alışveriş merkezine gidelim mi diye sordu. İstanbul'un şu herkesi daha da fazla tüketmeye iten shopingfest'ine birlikte kurban olalım mı diye soruyordu aslında. Oysaki ben yorgunluktan esnemekle meşguldüm. O ise bizim evde beni beklemişti saatlerce. Geldiğimde bakarız diyip otobüslere yöneldim. Bu sefer otobüste biraz kitap okumayı başardım. (Bu arada evet 2 tane telefon taşıyorum yanımda. Hala bu devirde çift hat kullanıyorum. Bir telde kayıtlı olan numaralar diğer telde kayıtlı olmayınca da taksimdeki gibi sap gibi ortada kalıyorum.)

Eve vardığımda asansör kapısında kuzenle karşılaştım. Beni beklemekten vazgeçmiş gidiyordu. Eve girdim sonra. Kendimi attığım koltuk üstünde televizyondaki anlamsız dizilere dalıp gittim. Kadının biri kulağının arkasında gül, elinde bıçak yürüyordu. Annemle teyzemin "Aaa adamı öldürmeye gidiyor bak" demesiyle ben de bir yapmacık merakla "Yaaa?!" çektim.

Sonra ne mi yaptım? (: Çamaşır astım, misafirlerden geri kalan bulaşıkları kaldırdım. Sonra odama kapanıp gece 2'ye kadar bu yeni ofis açan arkadaşın yapmak istediği bir grafik tasarımı ile ilgili başka bir arkadaşla konuşup beyin patlattım. Aslında odama kapandığımda saat zaten 1'di. Çok da beyin patlatmamışım.

En sonunda da yattım. Ne yaptım ben bugün, diye düşündüm istemsiz. Ordan oraya, ordan oraya koşuşturmaca içinde... Eee, dedim, elimde ne kaldı bugünden geriye? 

Kopuk bir düğme, kopuk bir kolye zinciri... Kopuk düşünceler ve kopuk bir ben elbette...


Kopuk kopuk hayatım. Herşey kopuk kopuk...





(Sabırla okudunuz mu yani? O zaman sizin de bir amacınız yoktu. Başlıkta vol.1 yazabilir ama emin olun vol.2 hiç bir zaman gelmeyecek. O da başlıktaki amaçsız bir şey. Teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.)

1 yorum:

Sam Scarlet dedi ki...

Yazılan hiçbir şey amaçsız değil bence :)

"Bir Dur Densin"