Dedim ki :

i know all the rules, but the rules do not know me...

"bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. ve geceleri gökyüzüne bakarsın. herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. belki böylesi daha iyi. yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..."




Nisan 19, 2011

Şeker Pembesi Oje, Mayıs ve Bir Gidiş Üzerine...

Bu sabah, akşam gelecek olan misafirler için annem mutfakta yemek yaparken, dalgın dalgın dikildim ocağın başına. Elimde kaşık, içinde sadece yağ olan tencereyi karıştırmaya başladım. Annem önceden kare kare kestiği iki avuç tavuk parçasını bıraktı tencereye. "Karıştır" dedi, zaten karıştırıyor olduğumu önemsemeden... O bir yandan soğanları doğrarken ben geçen gün gördüğüm şeker pembesi ojeyi düşünüyordum. Annem kenarda kalan bir avuç tavuk parçasını daha tencereye atarken "Böyle parça parça atacaksın ki sulanmasın" dedi. Öylece baktım tencerenin içine boş boş. Düşüncelerim şeker pembesi ojeden tencere içindeki tavuk parçalarına yoğunlaştı. Sonra soğan, köri, karabiber ve bezelye taneleri eklendi tencereye. Bense hala tencere içindekileri karıştırmaya devam ediyordum, beynimin içinde başka şeyleri de karıştıra karıştıra...

Londra'ya gitme kararı aldığımdan beri insanların söylediklerini düşündüm.

"Bari bir kurs ayarla."
"Hızlı kurslar yok mu?"
"Kurs ayarla."
"Bir kursa yazıl hiç olmazsa."
"Hangi kursa gideceksin?"
"Dil kursuna mı gidiyosun?"
"Ama sen yine de kursları bir araştır."
"Kursa git, boş boş gitme."
"Sertifika alırsın kurstan."

Herkesin ortak düşüncesiydi bu kurs. İnsanlar herşeyin elle tutulur bir amaç uğruna yapılması gerektiğini düşünüyordu. Aldığım bir çok sertifika gibi dosya içine kaldırılacak bir sertifikaydı onları memnun etmeye yetecek şey. Yok kursa gitmeyi düşünmüyorum dediğim zamanlarda yadırgar ve irdeler gibi baktılar bana hep. Ne kadar boş bir amaç uğruna gidiyordum böyle aman allahları! İşsiz olduğumdan mütevellit oradan alacağım bir sertifikanın çok işe yarayacağını düşünüyorlardı. Küçük beyinleri, küçük hayal dünyaları ile düşünüp, küçük hesaplarıyla vardıkları sonuç, dil okulundan alınmış bir sertifikanın Türkiye'deki en iyi iş kapısının altın anahtarı olmasıydı.

Peki ya ben? Ben ne düşünüyordum? Bugüne kadar ben de aynı hesaplar içinde değil miydim? İçim başka şeyler söylese de ben de o küçük insanlardan değil miydim? Öyleydim. İçimde bir yanım, o en büyük parçam hep asi olan şeyleri haykırsa da ben paşa paşa o küçük yanımı dinlemedim mi? Ailenin para biriktirebilen çocuğuydum ben. Çok istediği bir şey için parasını harcama konusunda bir an tereddüt etmese de geleceğine yatırım yapma konusunda da hiç geri kalmayan o çocuk bendim. İlerde iş kurmak istersem, ev almak istersem, araba almak istersem diyip harcamadığım o parayı, sonunda amaçsız bir şey için harcamaya karar verdim hepsi bu aslında. İlk kez bana göre küçük hesaplar yapan o yanımı değil, hayaller kuran o minik çocuğu dinledim. Dünyayı dolaşmak ve yeni ülkeler görmek isteyen o çocuğu.

Ben ne istiyorum, kimse sormadı bana kurs sorgusu sırasında. Oysaki cevabım hazırdı. 

"Ben o bambaşka ülkede, tanımadığım ve dillerini doğru düzgün bilmediğim o insanlar yanımdan geçip giderken, her hangi bir tarihi yapının önünde durup, yüz yıllar öncesine ait herhangi bir penceresinin pervazına konan kuşun tıkırtılarını dinlemek istiyorum" derdim. Yani elle tutulur bir şey için değil, ruhuma dokunur bir şey için gitmek istiyorum, derdim. Dememle küçük bakış açılarıyla beni küçük göreceklerdi. Hayıflayacak ama üzerinde de durmayacaklardı.

Şimdi her gün vizem çıksın diye bekliyorum. Üstelik içimde gideceğime dair en ufak bir heyecan olmadan. Neden bu kadar heyecansızım, diyorum kendime. Heyecan yapmak, telaşlanmak istiyorum ama o kadar sakin karşılıyorum ki her hazırlığı, kendime şaşırmayı bile beceremiyorum o an. Ama ne gariptir ki bu sakinlik, bu dinginlik bana acaip huzur veriyor. Daha önce hiç adımımı basmadığım bir kaldırım taşı üstünde durduğumu düşünüyorum, daha da sakinleşiyorum.

Hala insanların "Aman gitsin gelsin çok istiyorsa" sesleri arasında sadece gülümsüyorum. Kulaklarımda görünmez pamuk tıkaçlar olduğunu farketmemelerini eğlenceli buluyorum kendimce.

Çünkü gerçekten tıkalı kulaklarla dolaşıyorum. Ece Temelkuran'ın bir yazısına denk gelmiştim geçen gün internette. Diyordu ki;

"Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.
 

Çünkü…
 

Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Aşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını. Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır."

Haklı yada haksız, katılırsınız yada katılmazsınız ama ben durup düşününce hak verdim kendimce. Hiç olmazsa tek bir sefer, ölmeden önce tek bir sefer, kimseyi değil de sadece kendimi düşünerek, kendimi dinleyerek bir adım atmak istedim. İnsanlara değil kendime kulak vermek istedim. Yarın dediğimiz o zaman dilimi geldiğinde elimde övünebileceğim, kendime gülümseyebileceğim 1 günüm olsun istedim. Hepsi bu...

Çünkü...

Çünkü Kurkow'un romanındaki Victor gibi hissetmekten yoruldum kendimi. Masası başında uzun hikayeler yazmak isteyen ama ancak kısa mersiyeler yazmayı başarabilen o adam benim erkek ve de hayali versiyonum. Aslında evinin içinde dolanan Mişa benim hayali evcil hayvanım. O yazdığı kısa hikayeler, mersiyeler benim yazdığım "ekin çemberleri"m. O yazamadığı uzun roman ise benim nerden baksan 3 senedir aklımda olan konusu belli kahramanı belli ama bir türlü başlasam da devamını getiremediğim romanım.  

Ben bu yüzden gitmek istiyorum. Aman ya gitsen de sanki hayatın bir anda 180 derece dönüp değişecek diyenlere inat içimde bir şeylerin değişeceğine inanıp da gitmek istiyorum.

Orda birisi var mesela, dünyanın herhangi bir yerinde benim gibi bir şeyler yazıp tamamlayamayan, deliler gibi kitap rafları arasında dolanmayı sevip aslında o kadar çok da okumayan, biten bir şeylerin ardından bitmeyi değil de yeniden başlamayı göze alan, benim gibi dinlediği bir şarkının ne dediğine değil de o an hissettirdiği şeye takılan, dans etmesini bilmese de hiç olmazsa ritme kendi etrafında dönerek katılan... Hayatın olmazlarla değil de, olması gerektiğine inandığın şeylerle dolu olduğunu farkettiğin an değişimlerin başlayacağına inanan. Hangi biriniz bana garantisini verebilir ki, onun orda karşıma çıkmayacağının?

Olmasına gerektiğine inandığım şeyler var. Bir de şu geçen gün gördüğüm şeker pembesi oje. Gelmeyen bahara of'lamayı bıraktım. Sorunum artık havayla değil. Mayıs hala benim için aynı "Mayıs". Hava nasıl olursa olsun benim umut kaynağım. Mayıs ayını seviyorum. Çünkü hep benim olduğum gibi o. Hiç bir zaman yaz değil, ama her zaman o tatlı esintili, bahar kokulu ay. Ve ben mayıs geldiğinde gidiyor olacağım. Sadece gitmek için gideceğim hem de. Elle tutulur bir nedenden değil de içimde yeşerecek bir şeyler için... Kurduğum hayalleri kırmaktan garip bir zevk alan insanlara aldırmıyorum bugün.

Umut etmek güzeldir. Bir de çikolata yemek.  Bir de şu şeker pembesi oje...

4 yorum:

Sam Scarlet dedi ki...

Ne kadar benziyoruz biz...

Antartika Konsolosu dedi ki...

benzer şeyler yaşıyoruz demek ki, o yüzden takip ediyoruz birbirimizi.

aha kafiyeli oldu (:

Sam Scarlet dedi ki...

olaylara benim baktığım gibi bakan ve düşünce tarzı benim gibi olan insanları görünce çok mutlu oluyorum ben, etrafım senin yazında şikayet ettiğin tarzda insanlarla dolu çünkü, boğuluyorum bazen...

o yüzden çok isterdim seninle tanışmak :)

Antartika Konsolosu dedi ki...

bir gün kesişir yollarımız belki, kimbilir (:

"Bir Dur Densin"