Dedim ki :

i know all the rules, but the rules do not know me...

"bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. ve geceleri gökyüzüne bakarsın. herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. belki böylesi daha iyi. yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..."




Mayıs 02, 2011

ama arkadaşlar bazen iyidir...

Es dediğin olay bir nefesliktir, dedi bana. (: Arada bir bana es'iyormuş o da farkındaymış ama bokunu çıkarmamalıymışım. 2 günlük hafta sonu es için yeterli bir süreymiş. Zaten ne msn ne telefon doğru düzgün cevap da vermiyormuşum bu ara, o yüzden es süresi yeterli derecede uzun olmuş'muş. Hem mayıs gelmiş'miş. Mayıs ayında alışkın olduğu üzere bana esmemeliymiş, ben estirmeliymişim. Bir de ben hiç bir zaman tıp! oyununu kazanamamışım bunu hatırlattı. Zaten ilk konuşan da hep benmişim. Aklında böyle bir şeyi tuttuğu için teşekkür ettim tabi kendisine. Haa bir de trip atmamalıymışım, yoksa beni kulaklarımdan tavana çivilermiş, bir de ağzımı yüzümü kırarmış. (Bu nasıl bir sevgi böyle be!) Trip atmıyorum sıkıldım milletin bikbiklerinden dedim, sus lan konuşma alcam ayağımın altına haa dedi bir de bana smile yolladı böyle elini havada sallayıp küfürler eden tipte bir şey.

Peki, dedim. Diyecek bir şeyim de yok ki zaten. O yüzden arkadaşlar bazen iyidir. Senin saçmalayasın gelse de sana saçmalatmazlar hiç. Ama bazen de seninle birlikte saçmalarlar, öyle zamanlara da şahit olmuşluğum var hani. Gerçi şöyle bir bakınca haklı da. Benim hiç bir zaman kızgınlığım da uzun sürmüyor, öf yeter biraz oturup dinlenicem tavrım da. Yorulup saha kenarına daha henüz geçmiş olsam da önüme top düştüğü anda aha bekleyin diyip dalıveriyorum yine oyuna. İçimden o an öyle geldi ve kimseyle görüşmiyim kimseye bişiler anlatmıyım istedim... de... dayanamıyorum ki ben (: Blogu da zaten o yüzden açmıştım zamanında. Ara ara yazmadığım zamanlar elbet oluyor ama o tamamı ile benim üşengeçliğimden. Burası benim serbest atış alanım. İstediğim gibi sallıyorum.

Arkadaşlar bazen iyidir işte. Ben de iyiyim. Ama o iyi olan arkadaşlar bilsinler ki her şeyi mayısa borçluyuz. Seviyoruz mayısı. Bu sebepten ben 2 güne kadar yine gidiyorum ((: Beni blogtan takip etmemeleri bu aşamada çok önemli, öyle değil mi? Sonuçta her daim buraya yazamayabilirim. Ben arayamıyorsam eğer bilmeliler ki çok meşgulüm. Gezmez tozmak öyle kolay işler değil ((: Telefonlarıma ve de maillerime mümkün olduğunca cevap vereceğim söz veriyorum kendilerine.

Yakın çevremdeki kişilerden blogumu bilmeleri kötü oluyor efendim işte böyle. Sanal alemde bile trip attırmıyorlar adama. Ama şimdi bu süre içerisinde görüşmeyip ektiğim kişileri de gitmeden tek tek görmem icap ediyor o da ayrı bir konu... Aman yaa ben ne gereksiz darlanabiliyorum böyle bazen be (:


--------------------------------------------------------------


Meriç Nehri ve Taş Köprü
Madem bozduk tıp oyununu o zaman "kendimi durduracak değilim"... Hafta sonu Edirne'deydim. Kırklareli'ne uğrayamadığımdan trakya bölgesinde gidemediğim tek il artık orası. Onu da başka zamana bırakıyorum.

Edirne de diğer her il gibi güzel elbet. Bir kere her şey elinin altında. Çok fazla yol gitmeden tüm tarihi yerlere ulaşım sağlayabiliyorsun. İnsanı boğan bir kalabalığı ya da size kendinizi yalnız hissetirecek bir sakinliği yok. Tam ortalama, tadında ve kararında bir şehir. 

Tabi ki en önemli yapı Selimiye Camii. Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği ve 1569-1575 yılları arasında Sultan İkinci Selim'in emriyle yapılan camii. Alt kısmında ise Arasta Çarşısı bulunuyor. Sultan III.Murat zamanında Selimiye Camisi'ne gelir sağlamak amacıyla yaptırılmış. Bizim kapalı çarşı gibi ama çok daha ufak ve fazla çeşit yok. 

Bir diğer camii Selimiye'nin hemen karşısındaki Eski Camii. Bu kısımdan aşağı doğru da Edirne'in modern ve tarihi bir çok çarşısını gezmek mümkün. 

Bunun dışında görülmeye değer yerler olarak, Kırkpınar, Karaağaç, Şükrüpaşa Anıtı, Balkan Şehitliği, Adalet Kasrı, Meriç Nehri kıyısı, Edirne'nin taş köprüleri, Bulgar Kilisesi ve Elena Kilisesi, Bedesten ve Alipaşa Çarşısı, ve tabi müzeler var. Ayrıca Yunanistan - Pazarkule sınır kapısı da şehir içine çok yakın. Kapıkule sınır kapısı da 10 km.lik bir mesafede. 

Mutlaka gitmişken alın diyebileceklerimiz de elbet sabun meyveler, aynalı süpürgeler ve Edirne bez bebekleri... Ben bir tek meyveli sabunlardan aldım. Çok gerçekçi duruyor kimisi. Isırmamak için kendimi zor tuttum desem yeridir. Ama bu benim tamamı ile açlığımdan kaynaklanıyor.

Bu sebepten az öncekileri alın diye illa tutturmasam da kesinlikle ama kesinlikle Edirne Tava Ciğeri'ni yemeden dönmeyin. Ben bu ciğer için gittim desem yeridir. Badem ezmesi, bademli kurabiye ve Edirne peynirini de tatmak isteyebilirsiniz.

Öyle işte... Daha elbet vardır aklıma gelmeyen şeyler. Ama oturup uzun uzadıya anlatamayacağım. Başka ülkeye gidemediysem nolmuş, Türkiye'de daha gezmediğim onlarca il var diyip bir hırs bir tanesini daha gördüm.






Elena Kilisesindeki mumlar... En önde ortadakini de ben  yakıp diktim oraya. Niye bilmiyorum. İnançlarım yok öyle ama mumları seviyorum sanırım (:



Ve bir camii önü klasiği... Selimiye Camiisi önünde güvercinlere yem vermeyi de ihmal etmedim. Bu da onları kovalamadan önceki görüntüleri. Aman kovalasak da geri geliyorlar zaten (:









Edirne Sarayı'ndan arda kalanlar... Savaş zamanı Şükrü Paşa cephaneliği bu saraya saklamış. Bulgarlar da saray civarını ele geçirince cephaneliği de ele geçirmesinler diye sarayı maalesef havaya uçurmuş. Osmanlı İmparatorluğu'nun 91 yılına başkentlik yapmış Edirne'nin belki de en önemli ve tarihi yapısı olacaktı. Yazık olmuş...




Velhasıl, yollarda olmak güzeldi. Yol yorgunluğunu seviyorum. Yine de bu hafta sonunun en güzel yanı yol kenarlarında gördüğüm gelincikler oldu. Bu en sevdiğim ve yeşil çimlere en yakıştırdığım çiçeği görünce tek bir cümle kurdum : "Hakket mayıs gelmiş" (: 




Hiç yorum yok:

"Bir Dur Densin"