" ... Bizim ellerimiz var; istersek üzerinde durabiliriz. Bu bizim ayrıcalığımız. Bu, ölümlü bir bedenin zevki. Ve bu yüzden tanrı bize muhtaç. Çünkü tanrı nesneleri bizim ellerimizle hissetmeyi sever. "
Dün gece uykumu beklerken sıkılmıştım biraz ve yatağın üstünde duran laptopın ışığıyla duvara yansıyan gölgelere gözüm takılmıştı. Broadway manzaralı tablomun altında bir müddet ellerimle, oraya doğru uçan kuş gölgesi yaparak oyalandım. Kollarım yetmiyordu, yattığım yerden Broadway'in yüksek binaları arasından gözüken gökyüzene kadar o kuşu götürmeye. Ben de tüm o griler içinde tek renge sahip olan sarı taksinin camından el sallayan bir gölge çıkardım odama doğru. Tablodaki insanların omuzlarına dokundum. Tam köşesinde kaldırıma oturmuş fotoğraf çeken adamın kadrajına elimin gölgesini sokup gülümsedim.
Ellerim, şimdiye kadar ayağımın hiç basmadığı bir sokakta gölgeleriyle eğlendi dün gece. Aklıma eat pray love kitabındaki, o yukarıda paylaştığım cümle geldi. Tanrı benim ellerimle eğleniyordu dün gece. Ben kuştan başka bir şey yapmayı beceremiyor olsam da yaptığım tavşan ve ördek benzeri şeylere gülüyor, dalga geçiyorduk. Sonra laptop rastgele şarkı çalarken denk gelen birtanesi ile beni gölgelerden ayırdı. Çünkü o şarkının klibini görmüştüm bir gün televizyonda. Klipte de insanlar elleriyle anlatıyordu her şeyi. Çok saçma gelecek belki ama Tanrı'nın eğlencesine eğlence katmak istediğini ve kendince bana fon müziği yarattığını düşündüm.
Sonra şarkıyla beraber yine dolaştı ellerim Broadway sokaklarında. O an bir şey fark ettim. Ellerimi seviyordum ben. Tırnaklarımı uzatmayı, onları renklendirmeyi seviyordum. Ellerimle dokunmayı seviyordum. Kitap sayfalarına, laptopın klavyesine, suya, yediğim şeylere, sevdiklerime, Awesome'a, cam kenarında baktığım çiçeklerime, penguenlerime, saçlarıma dokunmayı seviyordum.
Sonra ellerim düştü Broadway sokaklarında. Gölgeler kayboldu. Uyudum. Tanrı uyudu...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder