
"Once you let your grief become anger, it will never go away..."
haksızlığa uğradığını düşündüğün olur bazen.
kurduğun hayaller, o hayalleri birlikte kurduğun kişi tarafından yıkılıverir birgün...
bir avuç kırgınlıkla kalıverirsin. susuverirsin...
konuşmazsın, bir kez olsun anmazsın adını kimselere...
dost sohbetlerinde adı geçmez olur gülersin, eğlenirsin...
"ben iyiyim"
bu cümle yapışıverir iki dudağının arasına.
bahar gelince rengini değiştirdiğin canlı bir ruj gibi yakıştığını düşünürsün dudaklarına.
gece yatağa girmeden silip temizlesen de her sabah yeniden sürersin...
oysa öfken nasıl büyür içinde.
dıştan göründüğü gibi değildir işte hiçbirşey içerde.
nasıl bir kavga yaşarsın, nasıl da bölünürsün ikiye...
onun gitmesi ile yalnız kaldığını düşünürken aslında 2 kişilik yaşamaya devam edersin.
sadece tek fark, o değildir artık ikinci kişi
içinde onu özleyen senden ayrı bir sen oluşur.
o ağladıkça, sen kızar, sinirlenir, nefret edersin hem ondan hem bu ikinci "kendinden"
sesin bir tek geceleri çıkar. onu da yastığın bastırır zaten ister istemez...
bağrışlar çağrışlarla geçmeye başlar ömrün
artık "ben iyiyim" cümlesi de silinivermiştir dudaklardan
çatlayan dudaklarını sinirden ısırırken ıslatırsın bir tek.
ve beddualar gelir peşinden. ona söylediğin son söz diline pelesenk olur bu sefer
"hayır sana hakkımı helal etmedim"
gecenin sessizliğinde yankılanır bu cümle, karanlık duvarlarda...
bir bencil düşünce yapışır beynine işte. her günü "bugün de sana hakkımı helal etmedim" diye bitirirsin.
nefret büyür içinde. nefretin büyüdükçe sevmeye başlarsın o acıyı. artık nefret ve acı iç içedir içinde...
farkına varmazsın ama nefret etmeyi bırakmadığın sürece acıyacaktır için.
ve için için ağlamalar devam edecektir.
hayatı ıskalamaya devam edeceksindir...
her gece gözünü kapamadan önce ona içinden geçen tüm lafları sıralarsın.
sanki o karşındaymış gibi dökersin içini.
senaryo her gece değişir. bir gece bağırıp lanet okurken diğer bi gece sarılırsın ona
başka bi gece sadece susarsın ve susmanın en büyük intikam olduğunu düşünürsün..
her gece değişir senaryo. her gece yeni bir cümle eklersin ve bir cümleyi eksiltir söylemezsin...
nice zamandır bir şehre sığamaz olduğundan eve giriş çıkış saatinde değişmiştir.
gittiğin yerleri de değiştirmişsindir tabi. ama yine de birlikte ne çok yere gittiğinizi
şehrin ufak tefek köşelerine sıkıştığında anladığın için bu durumu da lanetlersin.
kendinden bile gizlersin aynı renk aynı model arabaları gözünün sürekli sokalarda ayrı bi hassasiyetle seçtiğini.
nefret edersin...
nefret büyüdükçe büyür. artık soranlara "hakkımı helal etmedim ki" diye haykırır olursun.
insanların yüzündeki senin ne kadar değiştiğine dair o garip ifadeyi göz ardı etmeye çalışarak.
nefret edersin...
nefret büyür
acı büyür
sen büyürsün birgün...
ve anlarsın. içindeki acı bunca zamandır geçmediyse eğer; nefretinden.
iki elin sürekli yakasında olduğundan tutamamışsındır başkasının elini.
sevmekten korkmamışsındır aslında. döndüğünde seni bulamamasından korkmuşsundur.
ona kızıp attığın yırttığın onca şey onu silmemiştir içinden,
yanılmışsındır..
onu özlediğinde bakacak tek bir fotoğraf kalmadığında geriye, içindeki diğer kişiliğin bağırıp çağırıp ağlamasıyla anlarsın,
tüm yöntemlerin yanlış olduğunu bunca zaman sonra...
artık nefret etmez olursun ondan. o kadar yorgunsundur ki zaten, istesen de edemezsin...
mutlu olabilme ihtimaline izin verirsin, hem onun, hem kendinin...
ellerini çekersin yakasından.
meğer sana ne çok lazımmış bu eller...
yalnızca geriye bir özlem kalır sonra... çocukça bir özlem. kaybettiğin oyuncağın arkasından ağlar gibi ağlarsın sadece.
bazen de ansızın gelen ölüm gibi kabullenemeyişinle başbaşasındır artık. hani kapı çalacak, yada bir telefon... sesi duyulcak, kokusu gelecek burnuna. hani aslında bilirsin o öldü, ama özlersin ve acır için bir daha onu asla göremeyecek olmanın verdiği kaygıyla... nefret gider ve artık daha rahat kabullenme zamanı gelmiştir senin için...
"ölüm allahın emri, ayrılık insan hatası" ne de olsa...
ve işte o zaman girer "zaman" devreye... sen öfkenden vazgeçebildiğin için, her gün kendine nefret dolu gözlerle hatırlatmadığın için kapanmaya başlar yaran...
ve unutursun sonunda...
kurduğun hayaller, o hayalleri birlikte kurduğun kişi tarafından yıkılıverir birgün...
bir avuç kırgınlıkla kalıverirsin. susuverirsin...
konuşmazsın, bir kez olsun anmazsın adını kimselere...
dost sohbetlerinde adı geçmez olur gülersin, eğlenirsin...
"ben iyiyim"
bu cümle yapışıverir iki dudağının arasına.
bahar gelince rengini değiştirdiğin canlı bir ruj gibi yakıştığını düşünürsün dudaklarına.
gece yatağa girmeden silip temizlesen de her sabah yeniden sürersin...
oysa öfken nasıl büyür içinde.
dıştan göründüğü gibi değildir işte hiçbirşey içerde.
nasıl bir kavga yaşarsın, nasıl da bölünürsün ikiye...
onun gitmesi ile yalnız kaldığını düşünürken aslında 2 kişilik yaşamaya devam edersin.
sadece tek fark, o değildir artık ikinci kişi
içinde onu özleyen senden ayrı bir sen oluşur.
o ağladıkça, sen kızar, sinirlenir, nefret edersin hem ondan hem bu ikinci "kendinden"
sesin bir tek geceleri çıkar. onu da yastığın bastırır zaten ister istemez...
bağrışlar çağrışlarla geçmeye başlar ömrün
artık "ben iyiyim" cümlesi de silinivermiştir dudaklardan
çatlayan dudaklarını sinirden ısırırken ıslatırsın bir tek.
ve beddualar gelir peşinden. ona söylediğin son söz diline pelesenk olur bu sefer
"hayır sana hakkımı helal etmedim"
gecenin sessizliğinde yankılanır bu cümle, karanlık duvarlarda...
bir bencil düşünce yapışır beynine işte. her günü "bugün de sana hakkımı helal etmedim" diye bitirirsin.
nefret büyür içinde. nefretin büyüdükçe sevmeye başlarsın o acıyı. artık nefret ve acı iç içedir içinde...
farkına varmazsın ama nefret etmeyi bırakmadığın sürece acıyacaktır için.
ve için için ağlamalar devam edecektir.
hayatı ıskalamaya devam edeceksindir...
her gece gözünü kapamadan önce ona içinden geçen tüm lafları sıralarsın.
sanki o karşındaymış gibi dökersin içini.
senaryo her gece değişir. bir gece bağırıp lanet okurken diğer bi gece sarılırsın ona
başka bi gece sadece susarsın ve susmanın en büyük intikam olduğunu düşünürsün..
her gece değişir senaryo. her gece yeni bir cümle eklersin ve bir cümleyi eksiltir söylemezsin...
nice zamandır bir şehre sığamaz olduğundan eve giriş çıkış saatinde değişmiştir.
gittiğin yerleri de değiştirmişsindir tabi. ama yine de birlikte ne çok yere gittiğinizi
şehrin ufak tefek köşelerine sıkıştığında anladığın için bu durumu da lanetlersin.
kendinden bile gizlersin aynı renk aynı model arabaları gözünün sürekli sokalarda ayrı bi hassasiyetle seçtiğini.
nefret edersin...
nefret büyüdükçe büyür. artık soranlara "hakkımı helal etmedim ki" diye haykırır olursun.
insanların yüzündeki senin ne kadar değiştiğine dair o garip ifadeyi göz ardı etmeye çalışarak.
nefret edersin...
nefret büyür
acı büyür
sen büyürsün birgün...
ve anlarsın. içindeki acı bunca zamandır geçmediyse eğer; nefretinden.
iki elin sürekli yakasında olduğundan tutamamışsındır başkasının elini.
sevmekten korkmamışsındır aslında. döndüğünde seni bulamamasından korkmuşsundur.
ona kızıp attığın yırttığın onca şey onu silmemiştir içinden,
yanılmışsındır..
onu özlediğinde bakacak tek bir fotoğraf kalmadığında geriye, içindeki diğer kişiliğin bağırıp çağırıp ağlamasıyla anlarsın,
tüm yöntemlerin yanlış olduğunu bunca zaman sonra...
artık nefret etmez olursun ondan. o kadar yorgunsundur ki zaten, istesen de edemezsin...
mutlu olabilme ihtimaline izin verirsin, hem onun, hem kendinin...
ellerini çekersin yakasından.
meğer sana ne çok lazımmış bu eller...
yalnızca geriye bir özlem kalır sonra... çocukça bir özlem. kaybettiğin oyuncağın arkasından ağlar gibi ağlarsın sadece.
bazen de ansızın gelen ölüm gibi kabullenemeyişinle başbaşasındır artık. hani kapı çalacak, yada bir telefon... sesi duyulcak, kokusu gelecek burnuna. hani aslında bilirsin o öldü, ama özlersin ve acır için bir daha onu asla göremeyecek olmanın verdiği kaygıyla... nefret gider ve artık daha rahat kabullenme zamanı gelmiştir senin için...
"ölüm allahın emri, ayrılık insan hatası" ne de olsa...
ve işte o zaman girer "zaman" devreye... sen öfkenden vazgeçebildiğin için, her gün kendine nefret dolu gözlerle hatırlatmadığın için kapanmaya başlar yaran...
ve unutursun sonunda...
bazen en iyi yolun öfkenizi içinize gömmek yada karşı tarafa söylemek olduğunu sanabilirsiniz. ama asıl iyi olan şey ondan vazgeçebilmenizdir. ancak böyle yaparsanız hayatınıza devam edebilirsiniz...
3 yorum:
“
Sevgilisini yanında bulundurmaya alışmış bir adam, dedi kuş dostu, birbirine dolaşan ellerin eşitlik işaretiyle ya da bele ya da omza dolanan kolun daha korumacı işaretiyle sevgilisine bağlanan bir adam, gözlemlemeyi bilirseniz, hemen tanınır: Tek başınayken iki kişiyle olduğu gibi yürümez; ama yalnızlığa alışkın bir adam gibi de yürümez. Bir beden eksiktir, o bedenin görünmeyen izi varlığını hissettirmeyi sürdürür; sanki adam bir yokluğa dayanır, bir hayaletin yanında yürür gibidir. Dik duruyor gibi görünür, oysa incelikli şeyleri görmeyi bilenlere göre, bir yarısı koparılıp alınmıştır; o yarının kaybı sonsuza dek adamın dengesini bozar. Ne söylediğimi biliyorum, diye ekledi kuş dostu, her zaman yalnızca kuşları sevmedim.
(…)
Anlamsızca, çocukluğumdaki eski şarkı sözleri kafamın içinde dönüp duruyor. Artık ormana gitmeyeceğiz, defne ağaçları kesildi.
“
(Olivier Rolin / “Port Sudan” )
Yazının ilk kısmı özellikle, bunu getirdi aklıma... Bu bir köşede dursun böylece...
„Nefret“ edebilmeyi de kendi içinde bir başarı mı saysam, yoksa sadece kendine eziyetin başka bir türü mü? Ben onu beceremedim hiç bak... Deniyorum, bazen olur gibi oluyor; ama anlık „başarılar“ diyeyim... Luzumundan fazla empatik bir yan alıkoydu beni hep, hep onu da anladım (ya da anlamaya çalıştım diyelim), kendimde aradım çokça kabahati.. Bir de böyle bir kendine eziyet var.. Meraklısına... :P
Ama daha önce de yazdığım gibi, dünya durmadan dönüyor ve iyi ki dönüyor da bizi de bir şekilde tekrar katıyor hayatın akışına... Yoksa...
Ezginin Günlüğü'nün bir şarkısı var ya:
„Unutmak kolay, ateşte yürümek kolay
ateş kül oluyor zamanla
çok kolay unutmak“
İşte böyle bir şey, ateş kül olacaksa da zamanla, ateşte yürümek ne kadar kolaysa, o kadar kolay unutmak... Bu cepte, ama...
Yine de bu süreçlerin en acı neticesi, bunca sevgi ve emeğin ardından her şey kül oldukça, yaniden başlamaya dair kuşkular birikmesi insanın içinde sanırım.
Yani eskiden vazgeçtin, o güzel...
Yeni bir şeye var mısın?
Soru bu.
Çünkü en naif, en insan yanın kırılmış (en az) bir kere. Elbette, hormonların da desteğiyle, bir eş arar gönül kendine; ama artık bu arayışta eski coşkun hal değil de ürkek-kırık bir umut vardır içinde olsa olsa.. Ona artık sen umut bile diyemez, olmayacak bir dilek gözüyle bakarsın, yeri geldiğinde bu olmayacak duaya amin diyecek misin sorusu ise zamanın vereceği bir yanıtı bekler durur. Bir eksik yalnızlık içinde mi devam edeceksin, yoksa tekrar kırılma ihtimalini göze alabilecek misin? (Tabii ki bu soruların yanıtı bir yana, gündeme gelebilip gelememesi biraz da şartlara ve şansa bağlıdır, vs.)
Ne diyelim, mukadderat, alnımza ne yazıldıysa o! :P
Belki yine kanarız, yine yanarız...
Bir de yarı ilgili/yarı ilgisiz bir Cenk Taner şarkısından küçük bir parçayla tamamlayayım bu uzatmalı yorumu:
„
(…)
üzülme, boşver desem de, kalp acısı gereklidir.
kadın-erkek; kedi-köpek; siyah-beyaz.
neyse sen bir çay yap, ayağını uzat, ti-vi’ye bak;
olası cinayetlerden, maç tahminlerinden oluşan yola koyul.
hayalkırıklığı kasabasında şerif üzgün, bar kapalı, silahlar sahte.
(…)
„
Onca yaşanmışlığı unutmamak için vazgeçmenin huzurlu kollarına atmamak lazım gibide bir taraftan,bazen öfke senin minnacık ipliklerle tutunduklarına halat atıyor, ayakta kalıyorsun naçizane...
:)kendimizi kandırıyoruz aslında yani böyle şeyler işte...
Bu da bir görüş (:
Ama bir öfke seni kopmaz halatlarla sadece karanlığa bağlıyor.
yaşanmışlığı unutmuyorsun sadece öfekeni bırakıyorsun kenara. yoksa mutlu olduğun anları asla hatırlayamazsın bırakmazsan.
ki bence 2 sene "vazgeçmenin huzurlu kollarına atılmak" için yeterli bir süre.
somurtarak ve hayattan zevk almayarak ayakta kalmaktansa
gülümseyerek sürünmeyi seçmişim demekki ben.
gerçi sürünmüyorum da (: hala daha yaşıyor olduğumun farkına vardım (:
saol yorumun için...
Yorum Gönder