92 senesiydi sanırım. Tam emin olamıyorum +/- 1 yıl eklenebilir buna. O zamanlar daha ilkokul velediyim. Bir hafta sonuydu muhtemelen. Lojmanda oturuyoruz İzmitte. İstanbuldan babaannemler geldi bizi ziyarete. Kapıda hoşgeldiniz felan derken eniştemin elinde bir kafes farkettim. Rahmetli bana bakıp "Bak, bu kardeşinle senin" dedi. Baktım masmavi tüyleriyle avucumun içi kadar bir yavru muhabbet kuşu. Aldım hemen odada sehbanın üstüne koydum. Şaşkın şaşkın bakıyoruz birbirimize. Ürkek, tünemiş sopasının üstüne... Adı ne olacak dedik. Bir sürü isim geldi. Maviş, boncuk, ciciş... Babaannem nerden ne alaka ise "aliş" olsun dedi. Kırmak gelmedi babaannemi içimden. Benimde ismimi o koymuş. Aliş olsun dedim.
Aliş...
Onlar muhabbet ederken ben hiç kalkmadım kafesin başından. Uyarıldığım için daha en başında, parmağımı kafesin parmaklıklarının arasından sokup dokunamıyorum. Ama elim sürekli parmaklıklara gidip geliyor... Nasıl istiyorum ona dokunmak. İlk kez hayatımda bir "hayvan"ım oluyor. (tırnak içinde yazdım çünkü aslında onu hiç hayvan olarak görmedim. hala da görmüyorum) Babaannem bunu fark etmiş olacak ki yanıma geldi. "Parmağını sokarsan ısırır ve canın yanar ağlarsın" dedi elini parmaklıklara götürerek. İşte o anda Aliş hareketleniverdi ve parmağına ufak bir ısırık attı. Hızlıca acıyan parmağını çekti rahmetli. "Gördün mü bak uf oldu" Tedirgin baktım.. Korkmuştum. Ama yine de elim tellerde. Dakikalarca bakıştık. Sonra oturduğu sopanın olduğu yerden soktum parmağımı bi cesaret. Kanadına değdi parmağım. Dokunmuş olmanın heyecanı ile yerimde kımıl kımılken gagası ile geldi ufacık bi ısırık attı parmağıma. Tam korkup çekiyordum ki, acımamıştı... Kafasını bi aşağı bi yukarı sallayarak ötmeye başladı. Isırmıyordu. Parmağımla oynuyordu! Heyecanla bağırdığımı hatırlıyorum. "Beni sevdi. Beni çok sevdi!!"
Böyle olmuştu Alişle ilk karşılaşmamız. O günden sonra hayatıma böyle ikinci bir kardeş gibi girivermişti. Kardeşimden çok benim kuşum olmuştu. Seslendiğim zaman gelir, odadan odaya gezindikçe beni takip eder omzuma konardı. Ufak bir çıngırağı vardı. Onu yerde sürüklediğimde o ince ayaklarıyla peşinden koştururdu. Başka bir odada olsam çıngırağını sallardım gelirdi hemen sesine. Kafes kuşu değil, bir kedi yada köpek gibi sürekli evin içinde dolanırdı. Yazın gittiğimiz yerlere bile bizimle gelirdi.
Bir keresinde bu evden kaçtı (: Daha doğrusu ben dışarı oynamaya çıktım. Ama hani bu sürekli kafesin dışında dolanıyor ya, unutmuşum onu içeri sokmayı annem de temizlik yapıyo açmış kapıyı farkında değil çıkmış gitmiş bizimki. Geldim eve aliş yok. Nasıl telaş bende. Bağırıp çağırıp onu arıyorum evde. Sesleri duyan komşular da çıktı tabi sahanlığa. Apartmanın en üst katında oturan bir teyze vardı (o da rahmetli) "Benim eve bir kuş girdi mavi senin miydi o gel al." Ben bir koşu çıkarsın üst kata. Nasıl korkmuş odada ordan oraya uçuyo bu. Zor yakaladım. Ağlaya ağlaya iniyorum merdivenden, korkmuş nefesi kesilcek diye. O geceydi büyük ihtimal parmağım kafesin parmaklıkları arasında uyumuşum da Aliş sürekli oynamış parmağımla ısırmadan, sonrada parmağımın hemen üstüne doğru yanaşıp o da uyuklamaya başlamış... O günden sonra cam kenarına bile fazla yanaşmaz olmuştu. Ne zaman omzumdayken cam kenarına gitsem, pıtı pıtı yürür ensemdeki saçları aralayıp altına saklanırdı. Zaten 2. kaçma vakasında çok uzaklara gidememişti. Yazın halamların yazlığındayken babama doğru uçmuş, babamın o sırada aksi gibi balkona çıkmak için balkon kapısını açmasıyla babamın kafasını iniş için tutturamamış ve doğru dışarı çıkmıştı (: Hemen toparlayıp durumu bir U dönüşü ile içeri girmişti (:
Bir de acaip cin, akıllı bir şeydi. Sanki ne desem anlıyordu. Bir akşam yatağımın üstünde yine bunun çıngırağıyla oynuyoruz. Kardeşim o dönem günlük tutuyor. Yazdığı şeyler de "Bugün ablamın saçını çektim, kuzenimin gözüne parmağımı soktum, annem bana çok kızdı" (: Her neyse; ben ne yazıyor merak ediyorum tabi. Sırf kardeşime laf atmak için Aliş'e bakıp "Git bakbakalım ablacım bu salak gene ne yazıyor defterine" dedim. Belki inanmayacaksınız ben bile hala bu nasıl oldu anlam veremiyorum ama Uçtu masanın üstündeki kafesine kondu. Kafes de bildiğin papağan kafesi. Ben "Benim kuşum saraylarda yaşamaya layık" diyip koca kafes almışım buna. Kafesin en tepesinden aşağı doğru kaydı ve kafasını yan çevirip deftere dikkatlice baktı ve ardındanda ötmeye başladı bana bakıp. Bir deftere bakıyo bir bana bakıp ötüyordu. İkimizde bakakaldık. Üstümüzdeki şaşkınlığı attıktan sonra kardeşim bir eliyle defteri kapatıp diğeriyle bunu kovalamıştı "Git lan ibneye bak harbi söylüyor" diye :D
Acaip kıskançtı bide. Ders çalışırken ben sürekli kafesin kapağına gider dışarı çıkmak istediğini belli edip öterdi. Ben de dolansın diye çıkarırdım. Ama bu seferde onla ilgilenmiyorum diye elime konar kalemimle gagasını vura vura kavga eder, defterimin kenarlarını delik deşik ederdi. İlk okulda defterimin kenar boşluklarına hiç süs yapmadım ben. Isırıktan dolayı yer yoktu çünkü (:
Bir keresinde de akşam yemeğine mutfağa gittik. Tabi tüm ışıklar kapalı diğer odalarda. Ben bunu gene dışarda unutmuşum. Yemek bitti içeri gittim. Çıkarıp seveyim diye kafesin yanına gittim yok. Dank etti o an tabi kafama. Çıngırağını sallarım seslenirim yok. Dakikalarca o odadan o odaya dolandım elimde çıngırak, yok! Kesin karanlıkta çarptı bir yere düştü öldü. Babamlarla bakmadığımız dolap arkası tablo arkası kalmadı ondan sonra. Camlar kontrol edildi, koltuklar çekildi falan... Bundan hiç ses yok. Belki aradan nerdeyse 1 saat geçti. Ben odanın kapı eşiğinde durmuş ağlamaya hazırlanıyorum öldü kuşum diye. Derken ince bir ses "cik" Hemen yöneldim tabi odaya. "Aliş, oğluşum" ince bir cik. Sesin geldiği yöne doğru gitmeye çalışıyoruz. Ama bi cik geliyor sonra susuyor. Çıngırağı sallıyorum "cik cik" gene sessizlik. Derken en sonunda mutfağın tam kapısının önünde giriş kapısının holünden geldiğini fark ettim. Ortasında durup Aliş dedim gene bir cik. Kafamı bir kaldırdım ki bizimki girmiş avizenin taşlarının arasına duruyor öyle. Ben dönüp kızgın bir ifade "Seni arıyorum ben 1 saattir ödüm koptu eşek!" diye bağırdım. Kafasını eğip benim ona baktığımı görünce çıktı taşların arasında nasıl ötüyor. İnsan olsa güldüğüne yemin edebilirim. Aklınca bana ders verdi. Onu dışarda bırakıp yemeğe gittim diye. Saklanıp dakikalarca sesini çıkarmadan benim onu arayışımı izledi. Bulunca da dalga geçer gibi ötüp eğlendi. :S
Bir garip yaratıktı işte benim Aliş'im. Bir köpeğin bir kedinin verebileceği tepkileri geçtim nerdeyse bir insanın vereceği tepkileri veriyordu. İşte bundandır "Kuş beyinli" lafına katılmayışım.
99 senesinde deprem gecesi, herşeyi bırakıp bir onu alıp inmişim aşağı. Koca kafesi, önüne sandalyeler televizyon vs devrilmiş olmasına rağmen çıkarıp almışım gece karanlığında. Gündüz gözüyle baktığımda nasıl onu ordan aldığıma şaşırarak...
Ve daha bir çok anı tabi... 11 sene boyunca evin 5. ferdi olmuştu. Sonra 2003 senesinin 29 Ocağı... Hiç unutmuyorum. Eve geldim bizimki zaten halsiz kaç gündür. Yanına gittim bakmaya. Halsizlikten düşmüş olacak ki kafası zemindeki parmaklıkların arasında. Bağrış çağrış ağlaya ağlaya çıkardım ordan.
Baktı bana... 11 senenin tüm yorgunluğu gözünde sanki. Avuçlarımda, kanatları aralık, taşıyamıyor sanki onları, düşmüş yerlerdeler... Baktı... Gözümün içinde gözleri... Gagasını aralıyor arada bir, sanki bir şey diyecek dile gelip... İstemsiz kulağıma yaklaştırıyorum. Yanağımı sürtüyorum kanatlarına. Ağlıyorum... Her ağladığımda yanıma gelip omzuma konar gözyaşlarımı emerdi. Kafasını yanaştırıyor yanağıma... Gagasını aralayıp küçük bir öpücük konduruyor. Sonra...
Sonra "uyuyor" işte... Çok ağladım. Koskoca kız olmama aldırmadan. Annemler dayanamamış olacakki yeni bir kuş aldılar bana. Yeşil bu sefer. Elimi soktum kafese, ısırdı... Hiç anlaşamadık. Hiç ilgilenmedim zavallıyla. Birgün eve geldiğimde yemi yoktu. Güçsüz kalmış hayvancağız. Öldü bir kaç güne... Gene ağladım. Bu sefer özlemle değil vicdan azabıyla... Onu Alişimin yerine koyamadım. O da bütün hırçınlığıyla sevmedi beni... İstemedim sonra bir daha kuş alınmasını.
Çocukluk arkadaşım... Evimizin 4+1'i... Çok özlüyorum bazen seni. Hala daha... Çok... Ama çok...
(Kuyruğundan kopan bir tüy hala bende...)
Aliş...
Onlar muhabbet ederken ben hiç kalkmadım kafesin başından. Uyarıldığım için daha en başında, parmağımı kafesin parmaklıklarının arasından sokup dokunamıyorum. Ama elim sürekli parmaklıklara gidip geliyor... Nasıl istiyorum ona dokunmak. İlk kez hayatımda bir "hayvan"ım oluyor. (tırnak içinde yazdım çünkü aslında onu hiç hayvan olarak görmedim. hala da görmüyorum) Babaannem bunu fark etmiş olacak ki yanıma geldi. "Parmağını sokarsan ısırır ve canın yanar ağlarsın" dedi elini parmaklıklara götürerek. İşte o anda Aliş hareketleniverdi ve parmağına ufak bir ısırık attı. Hızlıca acıyan parmağını çekti rahmetli. "Gördün mü bak uf oldu" Tedirgin baktım.. Korkmuştum. Ama yine de elim tellerde. Dakikalarca bakıştık. Sonra oturduğu sopanın olduğu yerden soktum parmağımı bi cesaret. Kanadına değdi parmağım. Dokunmuş olmanın heyecanı ile yerimde kımıl kımılken gagası ile geldi ufacık bi ısırık attı parmağıma. Tam korkup çekiyordum ki, acımamıştı... Kafasını bi aşağı bi yukarı sallayarak ötmeye başladı. Isırmıyordu. Parmağımla oynuyordu! Heyecanla bağırdığımı hatırlıyorum. "Beni sevdi. Beni çok sevdi!!"
Böyle olmuştu Alişle ilk karşılaşmamız. O günden sonra hayatıma böyle ikinci bir kardeş gibi girivermişti. Kardeşimden çok benim kuşum olmuştu. Seslendiğim zaman gelir, odadan odaya gezindikçe beni takip eder omzuma konardı. Ufak bir çıngırağı vardı. Onu yerde sürüklediğimde o ince ayaklarıyla peşinden koştururdu. Başka bir odada olsam çıngırağını sallardım gelirdi hemen sesine. Kafes kuşu değil, bir kedi yada köpek gibi sürekli evin içinde dolanırdı. Yazın gittiğimiz yerlere bile bizimle gelirdi.
Bir keresinde bu evden kaçtı (: Daha doğrusu ben dışarı oynamaya çıktım. Ama hani bu sürekli kafesin dışında dolanıyor ya, unutmuşum onu içeri sokmayı annem de temizlik yapıyo açmış kapıyı farkında değil çıkmış gitmiş bizimki. Geldim eve aliş yok. Nasıl telaş bende. Bağırıp çağırıp onu arıyorum evde. Sesleri duyan komşular da çıktı tabi sahanlığa. Apartmanın en üst katında oturan bir teyze vardı (o da rahmetli) "Benim eve bir kuş girdi mavi senin miydi o gel al." Ben bir koşu çıkarsın üst kata. Nasıl korkmuş odada ordan oraya uçuyo bu. Zor yakaladım. Ağlaya ağlaya iniyorum merdivenden, korkmuş nefesi kesilcek diye. O geceydi büyük ihtimal parmağım kafesin parmaklıkları arasında uyumuşum da Aliş sürekli oynamış parmağımla ısırmadan, sonrada parmağımın hemen üstüne doğru yanaşıp o da uyuklamaya başlamış... O günden sonra cam kenarına bile fazla yanaşmaz olmuştu. Ne zaman omzumdayken cam kenarına gitsem, pıtı pıtı yürür ensemdeki saçları aralayıp altına saklanırdı. Zaten 2. kaçma vakasında çok uzaklara gidememişti. Yazın halamların yazlığındayken babama doğru uçmuş, babamın o sırada aksi gibi balkona çıkmak için balkon kapısını açmasıyla babamın kafasını iniş için tutturamamış ve doğru dışarı çıkmıştı (: Hemen toparlayıp durumu bir U dönüşü ile içeri girmişti (:
Bir de acaip cin, akıllı bir şeydi. Sanki ne desem anlıyordu. Bir akşam yatağımın üstünde yine bunun çıngırağıyla oynuyoruz. Kardeşim o dönem günlük tutuyor. Yazdığı şeyler de "Bugün ablamın saçını çektim, kuzenimin gözüne parmağımı soktum, annem bana çok kızdı" (: Her neyse; ben ne yazıyor merak ediyorum tabi. Sırf kardeşime laf atmak için Aliş'e bakıp "Git bakbakalım ablacım bu salak gene ne yazıyor defterine" dedim. Belki inanmayacaksınız ben bile hala bu nasıl oldu anlam veremiyorum ama Uçtu masanın üstündeki kafesine kondu. Kafes de bildiğin papağan kafesi. Ben "Benim kuşum saraylarda yaşamaya layık" diyip koca kafes almışım buna. Kafesin en tepesinden aşağı doğru kaydı ve kafasını yan çevirip deftere dikkatlice baktı ve ardındanda ötmeye başladı bana bakıp. Bir deftere bakıyo bir bana bakıp ötüyordu. İkimizde bakakaldık. Üstümüzdeki şaşkınlığı attıktan sonra kardeşim bir eliyle defteri kapatıp diğeriyle bunu kovalamıştı "Git lan ibneye bak harbi söylüyor" diye :DAcaip kıskançtı bide. Ders çalışırken ben sürekli kafesin kapağına gider dışarı çıkmak istediğini belli edip öterdi. Ben de dolansın diye çıkarırdım. Ama bu seferde onla ilgilenmiyorum diye elime konar kalemimle gagasını vura vura kavga eder, defterimin kenarlarını delik deşik ederdi. İlk okulda defterimin kenar boşluklarına hiç süs yapmadım ben. Isırıktan dolayı yer yoktu çünkü (:
Bir keresinde de akşam yemeğine mutfağa gittik. Tabi tüm ışıklar kapalı diğer odalarda. Ben bunu gene dışarda unutmuşum. Yemek bitti içeri gittim. Çıkarıp seveyim diye kafesin yanına gittim yok. Dank etti o an tabi kafama. Çıngırağını sallarım seslenirim yok. Dakikalarca o odadan o odaya dolandım elimde çıngırak, yok! Kesin karanlıkta çarptı bir yere düştü öldü. Babamlarla bakmadığımız dolap arkası tablo arkası kalmadı ondan sonra. Camlar kontrol edildi, koltuklar çekildi falan... Bundan hiç ses yok. Belki aradan nerdeyse 1 saat geçti. Ben odanın kapı eşiğinde durmuş ağlamaya hazırlanıyorum öldü kuşum diye. Derken ince bir ses "cik" Hemen yöneldim tabi odaya. "Aliş, oğluşum" ince bir cik. Sesin geldiği yöne doğru gitmeye çalışıyoruz. Ama bi cik geliyor sonra susuyor. Çıngırağı sallıyorum "cik cik" gene sessizlik. Derken en sonunda mutfağın tam kapısının önünde giriş kapısının holünden geldiğini fark ettim. Ortasında durup Aliş dedim gene bir cik. Kafamı bir kaldırdım ki bizimki girmiş avizenin taşlarının arasına duruyor öyle. Ben dönüp kızgın bir ifade "Seni arıyorum ben 1 saattir ödüm koptu eşek!" diye bağırdım. Kafasını eğip benim ona baktığımı görünce çıktı taşların arasında nasıl ötüyor. İnsan olsa güldüğüne yemin edebilirim. Aklınca bana ders verdi. Onu dışarda bırakıp yemeğe gittim diye. Saklanıp dakikalarca sesini çıkarmadan benim onu arayışımı izledi. Bulunca da dalga geçer gibi ötüp eğlendi. :S
Bir garip yaratıktı işte benim Aliş'im. Bir köpeğin bir kedinin verebileceği tepkileri geçtim nerdeyse bir insanın vereceği tepkileri veriyordu. İşte bundandır "Kuş beyinli" lafına katılmayışım.
99 senesinde deprem gecesi, herşeyi bırakıp bir onu alıp inmişim aşağı. Koca kafesi, önüne sandalyeler televizyon vs devrilmiş olmasına rağmen çıkarıp almışım gece karanlığında. Gündüz gözüyle baktığımda nasıl onu ordan aldığıma şaşırarak...
Ve daha bir çok anı tabi... 11 sene boyunca evin 5. ferdi olmuştu. Sonra 2003 senesinin 29 Ocağı... Hiç unutmuyorum. Eve geldim bizimki zaten halsiz kaç gündür. Yanına gittim bakmaya. Halsizlikten düşmüş olacak ki kafası zemindeki parmaklıkların arasında. Bağrış çağrış ağlaya ağlaya çıkardım ordan.
Baktı bana... 11 senenin tüm yorgunluğu gözünde sanki. Avuçlarımda, kanatları aralık, taşıyamıyor sanki onları, düşmüş yerlerdeler... Baktı... Gözümün içinde gözleri... Gagasını aralıyor arada bir, sanki bir şey diyecek dile gelip... İstemsiz kulağıma yaklaştırıyorum. Yanağımı sürtüyorum kanatlarına. Ağlıyorum... Her ağladığımda yanıma gelip omzuma konar gözyaşlarımı emerdi. Kafasını yanaştırıyor yanağıma... Gagasını aralayıp küçük bir öpücük konduruyor. Sonra...
Sonra "uyuyor" işte... Çok ağladım. Koskoca kız olmama aldırmadan. Annemler dayanamamış olacakki yeni bir kuş aldılar bana. Yeşil bu sefer. Elimi soktum kafese, ısırdı... Hiç anlaşamadık. Hiç ilgilenmedim zavallıyla. Birgün eve geldiğimde yemi yoktu. Güçsüz kalmış hayvancağız. Öldü bir kaç güne... Gene ağladım. Bu sefer özlemle değil vicdan azabıyla... Onu Alişimin yerine koyamadım. O da bütün hırçınlığıyla sevmedi beni... İstemedim sonra bir daha kuş alınmasını.
Çocukluk arkadaşım... Evimizin 4+1'i... Çok özlüyorum bazen seni. Hala daha... Çok... Ama çok...
(Kuyruğundan kopan bir tüy hala bende...)
2 yorum:
:) (Bu sefer gözleri Şevki'dekinden de dolu dolu, ama yine de gülümseyen bir smayli bu... Hatta gözlerinin kıyıları biraz ıslanmış da bir damla gözyaşı aktı da akıcak mı ne? Yani nasıl desek, garda birini yolcular gibi değil de, özlemle beklediği birini karşılar gibi... Yok yok, yolcular gibi aslında; ama bu gülümseme ne ola ki o vakit? Ağlamaklı ama gülümsüyor; yine de, yüreği biraz ezilip büzülmüş mü, yoksa pır pır mı ediyor yüzünden anlamak mümkün değil işin aslı... Hem güleç, hem hüzünlü; ama illa ki sevecen bakan bir smayli bu... Her şeye rağmen "güzellikler saklı hala" diyen bir smayli olsa gerek bu... Evet evet, öyle olsa gerek; yani hem "rağmen", hem "güzellikler", hem "hala", başka türlü açıklamak zor yoksa bu ifadeyi...)
Not: Hayata böyle smayliler lazım, öyle sırf iki nokta bir parantez nereye kadar değil mi efenim? :P
kesinlikle katılıyorum (:
Yorum Gönder