Bir cuma akşamı... Yağmur yağıyor İstanbul'a... Zincirlikuyu mevkiinde yağmur kokusu boğazın yanıbaşından gelen deniz kokusuna karışıyor. Kız şemsiyesinin sapına başını dayamış, yol kenarında ki su birikintilerinde yağmur damlalarının baget misali dövünmesine gözleri dalmış yürüyor... Arada bir gözlerini kapayıp derin bir nefes çekiyor ciğerlerine gittikçe yumuşayan havadan... Çevresinde takım elbiseli adamların, döpisyesli kadınların koşuşturmalarına aldırmadan, sanki zaman durmuş biraz ilerde onu bekliyormuşcasına yavaş adımlarla yürüyor...Hissizliğin hissedilmesi böyle bir şey sanırım diye düşünerek ilerliyor metrobüse doğru. Trafiğin sıkışıklığında değil, arabaların kırmızılı sarılı ışık ahenginde kayboluyor düşünceleri...
Yüreğini yokluyor aniden. Uzun zamandır ilk defa sessizlik var. Sessizlik de değil aslında daha çok sükunet bu. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle, sanki uzun zamandır görmeyip de aniden rastlaştığı eski bir dostu görmüş gibi seviniyor içinden bu sükunete.
Huzur, bazen başını bir şemsiye sapına yaslayıp yağmur altında ıslanan paçalarına ve su giren spor ayakkabılarına aldırmadan yürümektir.. Yağmur altında akıp giden insan seline aldırmadan ve kapılmadan onların acelesine yürüyebilmektir huzur...
Kız o akşam o yağmur altında ilk kez düşünmedi daha önceki yağmurları. Şemsiyesinin altında yağmurdan değil iliklerine kadar huzurdan ıslandı. Ve metrobüse inen merdivenlerin başına geldiğinde şemsiyesini indirip yüzünü yukarı çevirdi. Yüzüne çarpan her yağmur damlası için, paçalarındaki ıslaklığı eve gidince kurutabilecek olması için ve en önemlisi içindeki bu huzur için şükretti...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder