Bu melodi gibi işte. Sepya tondan gerçek tonlarına dönmek hayatın... İzmir'de geçen aylardan sonra yeniden İstanbul'da kaybolmak... Şimdi onca alkolden arındırıp damarları, akşamları hırkamı alıp demli çayın ince belli bardak üstünden tüten dumanına dalıp gitmek lazım. Sonbahara alıştırmak lazım bünyeyi. Geceleri tek pikeyle yetinemem, yorgan içinse çok erken. O zaman çift pikeli geçici çözümler üretmeliyim. Yanımda getirdiğim anne tarhanasını bir tepsiye sermeliyim mesela, henüz nemli, küf tutmasın derdim... Toz tutmuş İstanbul'u. Bir silkeleyip kendime getirmeliyim.
Eylül... Benim zıttım gibi. Ben mayısım aslında. Mayısı severim, mayısa sevdalıyım... Ama eylül zıt kutupların birbirini çekmesi gibi çeker beni hep içine. Ege'den kopuşlarıma verdiğim isimdir eylül. Aylara bu kadar melankoli yüklemek sağlıklı bir davranış mı bilmem ama eylül işte... Her şeyin henüz tadının damakta olduğu ay. Belki anlatırım bir gün. Eylül'lü şarkılar dinleyelim piskopatça şimdi. Sonra geçiyor zaten. Günler gibi, aylar gibi, mevsimler hatta yıllar gibi geçiyor. Elimizde bir şey kalmıyor da her şey insanın zihninde birikiyor. Çok biriktirdim ben. Ama o birikimleri yatırıma da dönüştürmeli insan. Sonra bir gün kumbarayı açıp o paraların tedavülden kalktığını fark etmek gibi bir şey olur durum.
Öyle işte diyerek bitiriyorum yine cümlelerimi. Çünkü eylül, gamsızlığımın ayı.
2 yorum:
__aynen...egedeki bütün mevsimleri bırakıp Ankaraya dönmek...bitirdi beni __
beni de istanbul bitiriyor işte.
Yorum Gönder