Hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur.
Onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiçbirşey yapmamış ve susmuşuzdur...
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru "İçim sıkılıyor" demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir, aynı düşü görmüşüzdür.
Belki benim kağıt param, bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna, değişik zamanlarda da olsa birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur Köhne'de, belki de birkaç gün arayla.
Bostancı dolmuş kuyruğunda, sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir.
Sabah 7:30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
Aynı anda başka insanlara "Seni seviyorum" demişizdir.
Mutlak güven duygusuyla başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı? Olabilir...
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında...

Belki zaman bu kadar kendinden geçmeseydi, eylülde yapraklar da takvimlerdeki adaşları gibi bilinçsizce acele etmezlerdi düşmek için... Kimbilir belki biz de geçmişte sıkışıp kalan o eylül akşamında bu kadar aceleci olmazdık birbirimizin kalbini kırmak için.
Yine bitiyor eylül. Ardından gelen Ekim'in içime ektiği onca sıkıntıdan habersiz. Ben kendimi o yaprakların ayaklarımın altında çatırdadığı İstanbul sokaklarına atıcam yine...
Bir yaz daha henüz geçmişken, daha tenimden denizin tuzu silinmemişken, içtiğim onca tekilanın, votkaredin, coronanın ve hatta yanında peyniri ile karpuzu kavunu ile yudumlayıp dost kadehlere tokuşturduğum rakının kanımda bıraktığı alkol kırıntıları yok olmamışken, ve daha ciğerlerimde ardı ardına içtiğim sigaraların dahi yok etmeyi başaramadığı o kaz dağlarının oksijeni varken ve ben hala daha güneş gözlüklerimin ardından sepya bir tonda bakıyorken akşamüzeri güneşinin aydınlattığı bir manzaraya; nasıl gelebilir ki ekim bu kadar çabuk?
Dışarda artık ısıtmayan o akşam güneşi çekip giderek bir kenti karanlığa gömüyor erkenden... Ellerim cebime daha sık gidiyor artık, aynı yolları şuursuz gibi bir aşağı bir yukarı voltalarken...
Belki benden çok değil 1 saat kadar önce sen de geçtin bu yol kenarından. Benim farketmeden takıldığım o çıkık kaldırım taşından belki sen atlayıp geçmişsindir. Belki soluklanmak için oturduğum o bankın üstüne ufak bir çakı mahareti ile kazınmış baş harfler, senin dikkatini bile cezbetmemiştir. Senin kafanı çevirip bakmadığın o kara elleri ile flüt çalan çocuğu ben görmüşümdür. Ardından koşup da yetişemediğim vapurda sen varsındır belki de...
Ben, kelimeleri boğazında düğümlenmiş bir cılız ses, aynadaki suretinde tanıdık bir şey arayan bir görüntüyüm şimdi sadece... Yanağımın üstünden alıp kulaklarımın ardına attığın saçlarımın rengi değişmiş. Ellerim mesela, şimdi senin tuttuğun zamankinden daha titrek. Boş bir kağıt önünde hiç bir şey yazamadan geçirdiğim saatlerim var. Başa alıp alıp dinlediğim şarkılar, koyup da içmediğim çaylar, aramayı unuttuğum dostlar, yıkamayı unuttuğum bulaşıklar var. Başa çıkamadığım korkular, uyutmayan kabuslar, okumadığım kitaplar var...
Ve şimdi beni bekleyen başka biri var. Henüz gitmediğim. Ama gideceğim biri var. Hayatta en güzel şeyin senin yanında uyumak olduğunu asla unutmadan yanında gözlerimi kapayacağım biri var. Bir gün o bizi bir türlü karşılaştırmayan şehrin işgüzar sokakları, bir ilahi kadere yardım ve yataklık ederek aynı zamana ve mekana çıkaracak adımlarımızı. Elimde başka el, elinde başka el... Göz ucuyla bakacaksın nemli gözlerime. Derin bir iç çekeceksin benim de soluduğum o soğuk havadan. Kaybolacaksın karanlıkta. Gülümseyeceksin "Hayırdır?" diye soranın gözlerine. Ve tıpkı benim gibi yalan söyleyecek ve geçiştireceksin acemi bir acele ile...
Başka bir eylül akşamında kabulleneceksin, benim gibi....
Yine bitiyor eylül. Ardından gelen Ekim'in içime ektiği onca sıkıntıdan habersiz. Ben kendimi o yaprakların ayaklarımın altında çatırdadığı İstanbul sokaklarına atıcam yine...
Bir yaz daha henüz geçmişken, daha tenimden denizin tuzu silinmemişken, içtiğim onca tekilanın, votkaredin, coronanın ve hatta yanında peyniri ile karpuzu kavunu ile yudumlayıp dost kadehlere tokuşturduğum rakının kanımda bıraktığı alkol kırıntıları yok olmamışken, ve daha ciğerlerimde ardı ardına içtiğim sigaraların dahi yok etmeyi başaramadığı o kaz dağlarının oksijeni varken ve ben hala daha güneş gözlüklerimin ardından sepya bir tonda bakıyorken akşamüzeri güneşinin aydınlattığı bir manzaraya; nasıl gelebilir ki ekim bu kadar çabuk?
Dışarda artık ısıtmayan o akşam güneşi çekip giderek bir kenti karanlığa gömüyor erkenden... Ellerim cebime daha sık gidiyor artık, aynı yolları şuursuz gibi bir aşağı bir yukarı voltalarken...
Belki benden çok değil 1 saat kadar önce sen de geçtin bu yol kenarından. Benim farketmeden takıldığım o çıkık kaldırım taşından belki sen atlayıp geçmişsindir. Belki soluklanmak için oturduğum o bankın üstüne ufak bir çakı mahareti ile kazınmış baş harfler, senin dikkatini bile cezbetmemiştir. Senin kafanı çevirip bakmadığın o kara elleri ile flüt çalan çocuğu ben görmüşümdür. Ardından koşup da yetişemediğim vapurda sen varsındır belki de...
Ben, kelimeleri boğazında düğümlenmiş bir cılız ses, aynadaki suretinde tanıdık bir şey arayan bir görüntüyüm şimdi sadece... Yanağımın üstünden alıp kulaklarımın ardına attığın saçlarımın rengi değişmiş. Ellerim mesela, şimdi senin tuttuğun zamankinden daha titrek. Boş bir kağıt önünde hiç bir şey yazamadan geçirdiğim saatlerim var. Başa alıp alıp dinlediğim şarkılar, koyup da içmediğim çaylar, aramayı unuttuğum dostlar, yıkamayı unuttuğum bulaşıklar var. Başa çıkamadığım korkular, uyutmayan kabuslar, okumadığım kitaplar var...
Ve şimdi beni bekleyen başka biri var. Henüz gitmediğim. Ama gideceğim biri var. Hayatta en güzel şeyin senin yanında uyumak olduğunu asla unutmadan yanında gözlerimi kapayacağım biri var. Bir gün o bizi bir türlü karşılaştırmayan şehrin işgüzar sokakları, bir ilahi kadere yardım ve yataklık ederek aynı zamana ve mekana çıkaracak adımlarımızı. Elimde başka el, elinde başka el... Göz ucuyla bakacaksın nemli gözlerime. Derin bir iç çekeceksin benim de soluduğum o soğuk havadan. Kaybolacaksın karanlıkta. Gülümseyeceksin "Hayırdır?" diye soranın gözlerine. Ve tıpkı benim gibi yalan söyleyecek ve geçiştireceksin acemi bir acele ile...
Başka bir eylül akşamında kabulleneceksin, benim gibi....
---Biterken çalıyordu---
Gelecek; çılgınlıklar zincirlemesiydi bir zamanlar benim için
Geçmiş ; göz yağmurlarımı biriktirdiğim sürahi
Kader verdi ilahi
Kabullendim vallahi...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder